13 Temmuz 2009 Pazartesi

yaratmak ya da yarat(a)mamak

üzerinde sıklıkla düşündüğüm konu: yaratıcılık
yaratıcılık derken hayal gücü yaratıcılığı da olabilir.
ben çok hayalperest olduğumu söyleyemeyeceğim ancak işte ortalarda bir yerlerdeyim sanırım.

bu huyumdan dolayı çocukken hiç evcilik oynamadım ben. ya yazı yazardım abuk sabuk ya dans ederdim. hayalimde yaptığım en iyi şey hep gezdiğimi ve başka ülkelerde olduğumu görmekti.
(bu yaşıma geldim hala ancak o yolla geziyorum ya neyse)

yakınlarda, "nolcak kızım senin bu halin?" diye kendi kendime hayıflanırken, parmaklarım beni istanbul oyuncak müzesi'ne götürdü. sevgilimle beraber olmaya başladığımız günden beri bir to-do list'imiz var (ingilizcesi daha bi fiyakalı oldu sanki yapılacaklar listesinin :))
o listede ilk yazanlardan biri bu müzeye gitmek, hala gidemedik :(
(olduğum yerde depresyona giricem şimdi, sürekli oraya gidemedik buraya gidemedik diye yazıp duruyorum, kendime gıcık mıyım neyim???)

velhasıl, sitede gezinip, sunay akın'ın sesinden güzel satırlar dinlerken, bir "yaratıcık semineri" ilanı farkettim.
efenim, siteden tanıtıcı bilgiyi aynen aktarıyorum:

"....Sanat yapıtlarından yola çıkıp, yaratıcılığın kökenlerini araştırarak, yaratıcılığın beslenmesi ve geliştirilmesine katkıda bulunmayı amaçlar. Katılımcıların kendilerini özgürce ifade etmelerine, psikolojik ve sosyolojik açıdan olanak tanır. Sanatı ve bilimi yan yana getirerek çok boyutlu bakış açısı sağlar.Katılımcıların analiz ve sentez yeteneklerini geliştirir.Sanat tarihi, felsefe, tarih ve bilimin bütün dallarında bilgi vererek çağdaş sanat yaklaşımı edinmelerine katkıda bulunur..."


fiyat uygun, yer uygun, fikir süper, e ne duruyor ben?
yeni eğitim -güncel ise- şubat ayındaymış. vala gidebilirim, her şeyi yapalirim her an..

öğrendim nasılsa ruhumu şımartmayı :)
herkes görsün - bilsin diye işte burası: www.istanbuloyuncakmuzesi.com/

10 Temmuz 2009 Cuma

bombee etkisi

bu aralar cok fazla zamanım yok ne yazık ki
iş-NLP kursum-planlar-yazılan hedefler-ayağa kalkışlar-dinlemeler-daha bolca susmalar ama daha fazla keyiflenmeceler-hayat...
bir de yazı "yaz" gibi -sıcak, tatil, az stres, bol gün ışığı, bol meyve, daha az iş vb-planlayıp, bünye tatil havasına girdiği halde hala bu duyguyu "what is matrix huleyyn?" durumunda yaşadığımdan olsa gerek, beynimde çalan bi iki şarkı var.
biri bu
biri de bu (shake, shake, shake, shake it!!! diyesim var bağıra bağıra:)

sızlanmıyorum...
şarkılarım yanımda dolaşıyorum o kadar ama haftaya kısa bi kaçamak yapacağım ana kucağına, mavi denize doğru, arınmaya...
oradan da başka şarkılarla geleceğim, kulaklarım her daim açık ama tek farkı; ayaklarım tuzlu suda sallandırmaktan buruşmuş olacaklar ve ellerim denizde güzel taşları ararken yanmış olacak sabah güneşinde, iyot kokacak ruhum :)
missss...

***
yakın zamanda michael jackson gitti, artık iyice kanıksadık.
2-3 gün önce de anma töreni yapıldı, törenden sonra da bi sürü fısıltı dolaştı gazetelerde, çevrelerde. yok MJ'i zaten daha önce yakıp küllerini neverland'e savurmuşlar, aslında tabut boşmuş vs vs.

adam ölmüş, gerisi ne ola ki? adam yukarıdan nanik yapıyor resmen, bunlar tabut peşinde hala...
Allah akıl fikir versin

anma töreni çok yapmacıktı bence, saçma sapan baştan aşağı rol kesen ağlamalar falan.
sadece brooke shields'ın konuşmasını beğendim bi de şarkıları..
kör ölür badem gözlü olur derler bizim memlekette, acaba MJ'in memleketinde ne deniyor bu duruma?
bi sormak gerek ;)

bu arada MJ'in anısına, TIME dergisi bir sayı çıkardı. arşivimin değerlilerinden oldu bile.
işte kapağı


***
bi de bu anektodu bloguma koymakta kendim adına fayda görüyorum.
kısaca:
yıldızları görmek istedik kim göstermedi?
nerden baksak görünür, mesele "görmek"te..
bu da kapak olsun bize işte..
servet gürbüz'ün kalemine sağlık..


haydiin eyvallah

29 Haziran 2009 Pazartesi

bak başıma gelenlere...

1. michael jackson öldü ve artık çocuk olmadığımızı bi kez daha hatırlamanın vakti geldi biz 30'lu yaşlarının ilk demlerini sürenler...

2. charlie'nin meleklerinden biri artık gerçekten bir melek: farrah fawcet...

3.
bu gece bir süreliğine pazartesi akşamlarımız artık eskisi gibi olmayacak...
-özellikle bende iş travması pek geçmiyor ama yine de-haftanın ilk günü travmasını öyle kolay atlatamayacağız artık...
çünkü...
çünkü..
bugün, CSI:NY dizisi 5. sezon bitti!
aggghhh! :'((

5. sezon acayip bitti! öyle bitmemeliydi! nypd'nin ortasına koca bi taş koyup, sezonu bitirdiler ya! 23 eylül'de abd'de gösterime girecekmiş 6. sezon ama bu arada yayınlandığı an -en azından- birinci bölümünü izleyeceğim, kafaya taktım!
yaşasın polisiye filmler!


KADRO:

Mac Taylor – Gary Sinise (mavi gömlekli)
Stella Bonasera – Melina Kanakaredes (mac'in yanındaki hatun kişi)
Danny Messer – Carmine Giovinazzo (baştan 3. ufak italyan)
Sheldon Hawkes – Hill Harper (sondan bir önceki süper zeki doktor)
Don Flack – Eddie Cahill (sheldon'ın yanındaki mavi gözlü dedektif:)
Lindsay Monroe – Anna Belknap (danny'nin yanındaki güzel hatun kişi, aynı zamanda sevgilisi)
Aiden Burn – Vanessa Ferlito
Dr. Sid Hammerback – Robert Joy (en sondaki çılgın otopsi uzmanı)

daha fazla fikir için burası, burası

23 Haziran 2009 Salı

2 film: randy the ram / closing the ring


Oscar'ların verilmesinden bu yana 6 ay geçti, henüz izleyebildim the wrestler'ı..
film güzeldi, o konuda bir şeyler parçalamama gerek yok.

benim takıldığım nokta başka.
bir insan zaman içinde bu kadar nasıl değişir, değiştirilir, korkunçlaştırılır?

the wrestler sayesinde yeniden mickey rourke'u karşımda görünce, bir de uzun sarı saçları (uzun saçla bir problemim yok da), oscar'ı alırken uzattığı ellerindeki canavar tırnakları, iri kıyım kasları olduğunu farkedince dondum kaldım..
yahu bu adam eskiden hoş bi adam değil miydi?

niye bunu bu kadar gerip, içine hava basmışlar ki? hadi doktorlar doktorluk yapamamışlar da, o niye izin vermiş ki??
garip


bu konuya neden takıldığımı bilmiyorum.
görsel bir insanım ben harbiden ve bi şölen bekliyorum kendi çapımda demek ki..
üzüldüm adama ve o güzel filmin, güzel çekimlerine kapılmışken bile *hay allah hay allah* deyip hayıflandım elinde çekirdek çitleyen teyzeler gibi..

filmin müziklerini ele geçirdim!
çok güzel çok güzel..buyrun burdan filme ani bi geçiş yapalım, slash eşliğinde...
ve sevgiyle, tüm sadakatimle firehouse ...
daha bruce springsteen var, ratt var, rhino bucket var, var da var..

bu arada marisa tomei teyzemiz beni şaşırttı.. hani daha çok *hanımca* rollerle kalmış ya aklımda, bu yüzden performansına 10 puan 10 puan 10 puan!
ayrıca, eğer bir gün işsiz kalırsa, filmdeki rolünde iyi bir kariyer yapabilir gibi ;)

the wrestler'i izlemek gerek, hiç olmadı müzikleri şerefine..


bi pazar gecesi filmiydi.
dram
shirley maclaine ve christopher plummer olmasa, bir yere kadar idare ederdi.
aşk uğruna insanların ne sözler verebileceğini ve de tutabileceğini anlatan bi film.
ama "rastlantısal romantizm" için biraz zorlanmış sanki.
izlemeli mi?
hiç filminiz kalmamışsa, evet.

22 Haziran 2009 Pazartesi

salıncakta bi kişi


bi keyif yaparım, aklım durur...

boğaza karşı, yaz sıcağında, akşam saatinde, çiçekler içinde, salıncak üstünde, minder yumuşaklığında, arkadaş sohbetinde...

bi de koklarım havayı, çilek, domates, fesleğen misliğinde...

budur

bu kadardır