27 Mayıs 2010 Perşembe

Cambridge notları




25.05.2010 Salı York Tren İstasyonu

eveet, size en son Cambridge'den yazmıştım. güzel Cambridge'den Pazar günü ayrıldık ve tren ile York'a geldik.

Cambridge'ı anlatmadan önce....

bu gezi bize çok şey ifade ediyor...maddi ve manevi olarak...

- her ne kadar kedilerimi, evimi, ailemi, arkadaşlarımı, alışkanlıklarımı :) özlesem de - "bu geziye iyi ki çıkmışım demediğim bir gün olmadı...boşuna değil, yıllardır "gitmem lazım benim" diye ağlayıp duruyorum..

konu ingiltere'ye gelmek değil, konu; gi-de-bil-mek...

her gidişimde, keşfedişimde, yüreğim daha bi büyüyor ve "aslında gökçe'nin kim olduğunu daha iyi keşfediyorum" ve "kişisel gelişimde nerede olduğunu" ve "zaaflarını" ve "güzel yönlerini"....

çok güzel...

evet bu kadar edebiyat-felsefe-salya sümükten sonra :), gelelim Cambridge ve York deneyimlerimize...

Cambridge:

Size son yazdığımda ev sahibimizi Park Side kenarında bekliyorduk.

Ev sahibimizin evi Cambridge'in 4 mil içinde, bir köyde idi...

biz ev sanıyorduk tabi ama gidince bi baktık...

yeşiller içinde, bahçeli, kedili, ışıl ışıl, koskocaman bir villa!

bizi önce kapıda beraber kalacağımız bir fransız çift karşıladı, onlar da yeni gelmişlerdi o sırada ve arabalarını boşaltıyorlardı. (Fransızlar, İngilizler'in deyimiyleEnglish Channel, Fransızların deyimiyle Le Manche, biz Türklerin deyimiyle İngiliz Kanalı ya da "Tüp" :) sayesinde İngiltere'ye 2 saatte falan gelebiliyorlar arabalarıyla)

evimize girdik, ev sahibimizi Mandy bizi karşıladı. biraz sohbet ettik ve sonra hafif bir yemekten sonra odalarımıza çekildik..yumuşacık yatak, güneşli ve bol kuş ötüşüyle dolu bir oda, sıcak duş....daha önce de demiştim; bu couchsurfing hikayesi böle bilinmezliklerle dolu...bi gün yerde bir gün gökte uyuyorsunuz, yıldızlar içinde ;) çok heyecan verici...

bu arada karşımıza çok fazla Fransız çıkıyor, siz de farketmişsinizdir. korkunç bir İngilizce aksanları var. bizim evimize daha önce gelen Fransızlardan da biliyoruz, bildiğinizi Fransız aksanıyla İngilizce konuşuyorlar ve anlaması çok zor! ingilizce mi konuşuyorlar fransızca mı belli değil...türklerin dil konusunda gayet yetenekli olduklarını okumuştuk ama pratikte de bunun böyle olduğunu gördük...ha bu arada dil demişken, her gittiğimiz evde veya pubda, ingilizcemizin nasıl bu kadar iyi olduğuna hayret ediyorlar..nerede öğrendiniz diyorlar...aksnmımızı da beğeniyorlar...onlar şaşırıyor önce, sonra da biz :)

ay sürekli bölüp duruyorum hikayeyi ama valla kusura bakmayın, aklıma ne gelirse yazacağım. meydanımda cirit atıyorum :))))))

o gece güzel bir uyku çektikten sonra, ertesi sabah 9'da kalkıp, şööle bi kahvaltı yapıp kısa sürede dışarı attık kendimizi. aa bu arada evin diğer bir couchsurfer'ı Irvy'den bahsetmeyi unuttum.. (bizimle birlikte evde 5 couchsurferdık yani) Irvy, 7 ay Tayland'da kaldıktan sonra, evine dönemden 5 gün de Cambridge'de kalmak isteyen, vegan (yani tam vejeteryan - ki bunlardan çooooooook fazla var) bir Avusturyalı..evi Viyena'da imiş...akşamları havuç çorbası içiyor, sabahları müsli yiyor -kesinlikle sütsüz ya da soya sütlü, ofise gitmeden götürdüğü bir işi var, bu da ona 7-8 ay Tayland'da kalma fırsatını veriyor tabi. ne hoş!

mandy bizi öğlene kadar genel olarak sokaklarında ve önemli yerlerinde gezdirdi Cambridge'in...sonra da özgür kaldık :)

özgürlük zmanlarımıza gelmeden önce; cam nehri üzerinde PUNTING yaptık..yani kanoya bindik ve nehir kenarında yer alan en eskisi 801, en yenisi 33 yıllık kolejleri tanıdık..çok güzel binalar! yeşiller içinde.

Cam nehri dedim, Cambridge'in ismi nereden geliyor onu anlatmadım. Cam nehri üzerinde bir köprü var ve bu köprü eğri büğrü bir köprü. işte şehrin ismi bu köprüden geliyor. CAM-BRIDGE.. :) aslında daha ne köprüler var bu nehir üstünde ...

Cambridge'e indiğimiz andan itibaren çok sevdim! Oxford'a göre çok daha rahat, yeninin ve eskinin birlikteliğinin oluşturduğu bi yapı var. ben bu gezide bi de anladım ki, her şehrin bir enerjisi var gerçekten. mesela salisbury ve southampton'ı sevmedim, trenden indiğim andan itibaren ama cambridge ve york ise tam tersi...

Cambridge 1209'da Oxford üniversitesi'nden kopan din adamlarının buraya gelmesiyle gelişmeye başlıyor. ondan önce büyük bir Roma dönemi şehri ve hep Cam nehrinden kolay ulaşılabilecek bir şehir. etrafında tarım zenginliği çok fazla ve kocaman bir öğrenci şehri. Oxford'dan da büyük! Cambridge’nin böyle hissettirmesinin sebebi biraz da şehrin yayılmasıyla ilgili. Oxford ortada, belli bir noktada toplanmış bir şehirken, Cambridge yayılmış olan bi şehir. Bi de cambridge’de oxford’daki kadar yüksek binalar gözünüze girmiyor. Heps saklılar sanki. Ama Oxford, bina bina bina..kocaman 500 yıllık okullar. Hepsi tam bir görsel şölen belki ama şehre karanlık, kasvetli bi hava veriyorlar bence.cambridge ise ışıl ışıl…daha sonra kimle cambrdige hakkında konuştuysak, baktık bizimle aynı fikri paylaşıyorlar. Yani Oxford her türlü geleneksel ve kasvetli hava içindeyken, Cambridge tam tersine, 1200lü yıllarda gelmiş olan daha açık fikirli bilim ve din adamları gibi daha pırıltılı…bu zihniyet şehirdeki tüm okullara ve eğitim sistemine de yansımış bi bakıma…

anlayış olarak Oxford'un yenilikçileri burada. zaten bu havayı oxford'dan sonra buraya gelince de alıyorsunuz...bi şekilde hissettiriyor kendini..

nehirde punting yaparken, kanomuzu yöneten çocuk – sam- bi yandan da bişze cambrdige’in tarihini anlattı. Not: bizim türkiye’den olduğumuzu duyunca da “ooohh! What an exotic placeee!” dedi. Dedim, sen egzotik görmedin herhalde yavrucum… J) sonra biz bi sohbet sam ile…çok meraklılar zaten öğrenmeye..

neyse, punting yaparken, önünüze önce mathematical bridge (sadede matematik bilgisi kullanılarak yapılan anlamında) çıkıyor. Bu köprü, 1749’da önce hiçbir çivi ve somun kullanılmadan yapılmış, sonra o dönemin kralı ya da kraliçesi (hatırlamıyorum), bazı bilim adamlaını görevlendirmiş ve bunun nasıl yapıldığını bulmalarını istemiş. Çünkü çivi-somun kullanmadan insanoğlu bir şey yapamaz, değil mi? Yaparsa, bu büyü değil de nedir?? Hımm! J tabi bilim adamları sökmüşler, bakmışlar gerçekten hiçbir çivi-somun yok! Sonra yeniden yapmaya çalışmışlar fekat efenim yapamışlar bu amcalar…hehe ve somun kullanmak zorunda kalmışlar…bu da insan zekasının nerede başlayıp nerede bittiğini gösteren hoş bi hikaye..sam bize bunu anlattığında, ister inanın ister inanmayın ama hikaye bu dedi…şu anda köprü parçalarını bi çok somun birbirine bağlıyor…end of the story J

tam mathematical bridge etkisinde yeni kurtuluyorduk ki, karşımıza bu sefer de Bridge of Sighs çıktı (Ahlar köprüsü diye çevrilmiş). 1800lü yıllarda yapılmış olan bu köprü, idam edilmeye götürülen kişilerin son kez dünyayı, dünya güzelliklerini gördükleri yermiş. Suçlu olan kişinin pişman olup olmadığını da din adamları burada soruyorlarmış…işte isim de buradan geliyor. İdama gidenlerin “aaaaahhhhh” çekmelerinden (sigh=iç geçirme)…

ilerlerken king’s college, queen’s college, trinity college….mesela asıl “blazer ceket”ler kırmızıymış. Kökeni de Trinity Collegemış. Çünkü Trinity College’ın duvarları sonbaharda kırmızıya dönen sarmaşık yapraklarıyla kaplanmış durumda ve perdeleri de bu renge uygun olsun diye, koyu kırmızı hatta.. J aslında dedi sam, blazer kırmızıdır ama sonraları maviye dönmüştür.. J

bilmiyorum, araştırmak gerek…

(bu arada şu anda trendeyiz ve size bunları yazarken kulağımızda “olanlar oldu bana” çalıyor. Ben de oynuyorum oturduğum yerde J)) ay bu İngilizler iyiler hoşlar da kanları donmuş bea, Akdeniz Akdeniz her daim J)))

Kano maceramız güzel sohbetler, fotoğraflarla bittikten sonra, mandy ile buluştuk tekrar ve az önce de söylediğim gibi bizi biraz daha gezdirdikten sonra “serbest bıraktı”J

Efenim, birisi bana kumpiri bi de cambridge’de yiyeceksin deseydi, hadi leyn! Diyebilirdim. Ben de kendimi geniş bakış açısı olan biri sanıyorum ya hal J))

Neyse kumpire Cambridge insanı “jacket potato” diyor..içine katıkları ise bizimkilerle yarışamaz, üzgünüm ama yine de keyif aldım…benimkinin içinde; lahana-havuç salatası mayonezli, mısır ve bir şey peyniri vardı. Burada kumpiri yaparken mesela içine tereyağı gibi bi yağ koymuyorlar, bol mayonez koymuyorlar, Amerikan slata vb. yok…biz de kısır bile var ya! J) bizim yemek kültürümüze kurban olayım ya, çok renkliyiz bence ve damak tadımız da var… (bu arada dün akşam ilk defa bi döner yiyelim dedik, aman derim! Aman!)

Cambridge’de de çok kitapçı var. Bi tane kapamak üzere olan ve indirimli kitap satan bulduk ve yine bi kitap aldık J ama ufak ve hafif J

Cambridge çok pahalı bi şehir bu arada. Normalde 150 bin pound ola evler orada en az 200 bin olabiliyor. Şehrin dışına çıktıkça ucuzluyor ama yine de pahalı bence mesela oxford’a göre…

Cambridge ünv’ne gelen öğrenciler öncelikle mutlaka okullarda konaklıyorlar ilk yıl, bunun bi sebebi de şehir ve St Mary Kilisesi’nin “öğrenciler ilk yıllarında kilisenin en fazla 1,5 mil uzağında yaşayabilirler” kuralından ileri geliyor. Kilisenin neden böyle bir kural koyduğunu sordum mandy’ye ama bilmiyorum dedi…kendime not: bu konuyu araştır…

St Mary Kilisesi, üniversitenin resmi kilisesi bu arada.

Kiliselerin etkisi hala çok güçlü ama eskiye göre zayıfladı diyorlar. “Şimdiki gençlik….” İle başlayan cümleler işte J

Cambridge’de iken hava çok ama çok ama çok sıcaktı. Kuzeye çıkmıştık ama hava birden bire ekvator iklimine dönmüştü sanki J askılı tişörtümü giymek aklıma gelmediğinden (2. gün giydim ama geçti artık), artık kollarımda kısa kollu tişörtümün izleri var..ne hoş değil mi? Zaten yüzümde de St Ives’ten kalma gözlük lekesi vardı, hıh! Şahtım şahbaz oldum! J))

Akşam güneşten kavrulmuş cildimizle yorulmuş bir şekilde eve döndüğümüzde ilk önce skype’ın nimetlerinden faydalanarak, annemle konuştuk. Sonra ise evdeki diğer kişilerle koyu bir sohbete girdik.mandy daha önce belly dance yani göbak dansı yapmış biraz J elinde kalça kısmına bağlanan bol şıngırtılı bir de kostüm var J ben denemek için kalçama bağlayınca, tutturdu oyna diye. Yok dedim, kafamın az iyi olması lazım, sonra da beni durduramazsın…o da ısrar etmekten vazgeçti J ama dikkat ettim de göbek dansı diyince sadece bizim ülkenin erkeklerin değil, Fransızın, Avusturyalısının da gözleri açılıveriyor J)) neyse ki buna alet olmadım, no panic! J))))))

Ertesi gün yani 23 mayıs günü öğleden sonra york’a gelmek üzere trenimize yetiştik ve yeniden yollara düştük..

Cornwall’dan sonra, ayrılırken üzüldüğüm ikinci yer oldu. Şehir olarak ise ilk…

York maceralarımız daha ilginç ama sonraki yazımda ;)

Cheers!


not: sevgili sevgilim, bu blogda noktalama işaretlerine dikkat etmemem konusunda biraz alıngan davrasa da, bu blogun kuralsız bi yer olmasını istediğimden, her şey belli bi düzensizlik içinde...

keyfini çıkarın ;)

1 yorum:

lunawar dedi ki...

şahbazım benim.. bugün ben de küçüğünden bir tatile çıkıyorum.. bir süre seni okuyamayacağım yani;)
göbek dansı dedndiğinde dünya erkeklerinin gözü açılıyo demişsin ya:) çok güldüm.. kesin sana göbek dansı yaptırmaya kalktıklarında Tolga'nın gözleri de kocaman açılmıştır o_O :)
bu arada gözümden kaçmadı.. iyice minik olmuşsun ve ilk resimdeki silüetten en bi göbek dansını sen yaparmışsın gibi geldi bana:)