19 Mayıs 2010 Çarşamba

Cornwall'da olmak ya da olmamak...işte bütün mesele bu..

St Ives, Cornwall...Ibiza gibi...


Camborne'de sahil...ve sörfçüler...

St Ives'ın güzel denizi

Camborne sahilinden yer ile göğün birbirine girdiği güzel bir kare


David'in köpeklerinden Whisky. diğerinin ismi ise Cherry.

Camborne tepelerinden bir görüntü...her yerde sonsuzluğu hissetmemek elde değil...

Camborne'de rüzgarlı tepelerde biz:)

David ve köpekleri...
*****
16.05.2010 saat: 11:17 (İstanbul'da 2 saat geç:)

şu anda Cornwall bölgesinde yer alan Comborne'ye doğru yol alıyoruz tren ile. manzaramızda deniz var. yine farkettim ki ne önemliymiş denizi görmek bizim için!

Cornwall, kitaplarda "İngiltere'nin büyülü köşesi" olarak geçer. doğası hiçbir noktasına benzemezmiş ve çok renkliymiş. biz Cornwall'u "Doc martin" isimli bir TV dizisinden biliyoruz. Cornwall-Port Isaac..."Ölmeden önce görmeniz gereken yerler" yazılarımdan birinden bahsetmiştim.

bu adanın yani britanya'nın hemen hemen he yeri yeşil zaten. yeşile doymadım biraz daha ormandan takılayım diyeni döverler burda sanırım... :)) Cornwall bu yerler arasında en yeşil :) olanı.

biraz Cornwall hakkında bilgi vereyim:

Cornwall'da bir çok kasaba var ve bunların birçoğunun geçimi balıkçılıkla oluyor. iç taraflara girince de çiftçilik...
burada gezinmek için en ideal tarihler Mayıs ayından Ekim sonuna kadar gibi. çünkü rüzgara açık bir bölge ve üşütmek istemezsiniz herhalde...bi de doğası çok güzel oluyormuş bu tarihlerde.

bu arada, geçmişe ait kısa bi bilgi Cornwall hakkında: "gelir vergisi icat edilmeden önce, hükümet gelirinin büyük kısmını brandy ve parfüm gibi lüks ithal ürünlerden kazanıyordu. Özellikle Napolyon savaşları (1780-1815) sırasında bu vergilerden kaçarak büyük kazançlar elde etmek mümkündü. Koyları ve içerilere kadar giren nehirleriyle ücra Cornwall, önde gelen bir kaçakçılık bölgesi olmuştu. Yapılan hesaplamalara göre kadınlar ve çocuklar dahil 100.000 kişi o dönemde kaçakçılık işine girmiştir. Bazı ailelerin gemileri batırıp yağmalamak umuduyla kıyıya sahte ışıklar yeleştirdiği tarihi bir gerçektir." Büyük Britanya, s.266, Dost Yayınevi

şimdilik söyleyeceklerim bunlar...efenim izlenimleimizi evimize yerleşip, temizlenip, çevreyi gezdikten sonra da aktarmaya devam edeceğim... :)

sevgiler

Cornwall'a giden yolda bi yerler...



19.05.2010 Çarşamba

Muhtşem Cornwall maceramız ne yazık ki bugün bitiyor. İngiltere’de altıncı durağımız olan Oxford’a doğru yoldayız. Tam 5,5 saat sürecek bir yolculuk…

Ama önce Cornwall…

Cornwall’a gelmek neredeyse 3 senedir aklımızda.
Hep derdim “ben orada yaşayabilirim” diye..doğru…

Cornwall kocaman bir bölge, biz Camborne’deydik. Cornwall’un en büyük şehri Truro, sonra Camborne ikinci sırada…
Büyük şehir dediğime bakmayın, küçük ve bildiğimiz şehir gibi de değil, gayet düzenli bir kasaba gibi..ama çok temiz ve düzenli…tarlalarda inekleri, koyunları görüyorsunuz mesela ama onlar bile sanki daha sabah duş yapmış gibiler..anlamıyorum ben bunu… :)

Camborne’ye geldiğimiz ilk gün yani 16 Mayıs’ta, ev sahibimiz Muhteşem David tarafından istasyonda karşılandık.neden “Muhteşem David” dediğimi anlatacağım anlatacağım.

Muhteşem David bizi alıp “Muhteşem evi”ne getirdi :)

İlk önce sıcak bir banyo yaptık çünkü Joe’nun evinde 2 gün uyku tulumlarında yatmaktan ve üstümüzü değiştirememekten dolayı berbat bir haldeydik. Üstümüzdeki başımızdaki her şeyi makineye attık, hem biz hem kıyafetlerimi mis gibi olduk. Banyodan çıktığımızda, bizi muhteşem mutfakta şçk basit ama lezzetli atıştırmalıklar bekliyordu. İngiltere seması altında ilk defa çok ama çok lezzetli peynirler yedik. En güzeli çevresine ısırgan otu sarılarak yapılan YARG peyniri. YARG, Cornwall insanının ne kadar yaratıcı olduğunun bir kanıtı çünkü bu isim, yaprağın kuruduktan sonra gri renk almasından ve bunun da karşılığının İngilizcede GRAY olmasından ve GRAY kelimesinin tersten yazılmasından ileri geliyor :))

Onun dışında mesela dışı balmumu ile kaplı sarımsaklı peynir, sarımsaklı ve otlu peynir..Buraya gelinceye kadar ben peynir yemekten tam da pes ediyordum ki, bu peynirler çıktı karşımıza. Ama şimdi yine şehir ve süpermarket ortamına gidiyoruz, burada tattıklarımızla seyahatimize devam etmeliyiz sanırım L

İlk günümüzün güzel menüsünden sonra, David bizi sahile götürdü ve bu sahildeki Blue Bar’a…O bazı işlerini hallederken, biz de zaman geçirdik ve günün deniz üzerinden batımını izledik…muhteşem bir manzaraydı…Cornwall rüzgarına da yenilmedik ve sahilde bir çok fotoğraf çektik. Bir de iki üniversite öğrencisinin “plajdan insan portreleri” isimli fotoğraf çalışmaları için poz verdik :) biz de onu çektik :) cornwall’da ünlü olacakmışız kaderimizde bu varmış napalım :)

Blue bar ve çevre evlerinde fark ettiğim kadarıyla, burada Kuzey Avrupa mimarisi (iç-dış) çok hakim…
Her şey sade ve şık ama bi şekilde kesinlikle ya denizle ya da ormanlarla-ağaçla ilgili…çok uyumlu ama bu uyum rahatsız eden bir aynılık değil, tam bir sanat…

İlk gecemizi şömine ile ısıtılmış odada ve temiz, yumuşacık bir yatakta tamamlarken, halimize güldük çünkü bi gece önce yerlerde ve pijamalarımızı bile giyemeden yatarken, bir sonraki gece pamuklara sarılmış olarak yatıyorduk..işte bu çelişkiler bu seyahati çok ilginç kılan şeyler…

İkinci günümüz sabah 8’de başladı. Gittiğimiz yerin ismi, St Ives’ti. Bana göre, Cornwall’un ya da İngiltere’nin Ibiza’sı. Zaten Cornwall İngiltere’nin en sıcak iklimli bölgesi, haliyle yazlık hali herhalde en çok İspanya, İtalya’ya benzer…

St Ives’te trenden indiğimizde ve kafamızı çevirip kocaman denizi ve sabah güneşinde rengi altına dönmüş güzel evleri görünce önce dilimiz tutuldu, kendimize geldiğimizde ise çoktan kumsaldaydık…güneş pırıl pırıldı ve insanlar bebeklerini, çocuklarını, kitaplarını, gazetelerini veya kahvaltılarını almış kumlarda oturuyordu…e biz de boş durmadık, hemen sandviçlerimizi, çayımızı çıkardık ve yüzümüzde ay parçası büyüklüğündeki hayranlık ifadesiyle tadını çıkarmaya başladık. Zaten sandviçlerimizdeki peynirler bizi çok mutlu ederken, bir de manzara, deniz, deniz kokusu, yazdan yakaladığımız güneş, sarıya çalan beyazlıkta yumuşacık kumsal, kelimelerle tarifi zor bi yerlere taşıdı…

St. Ives bu güzelliğiyle özellikle sanatçıları büyülemiş ve zaman içinde de birçok ressam, heykel tıraş, yazarın evi olmuş. Bu sanat çılgınlığını zaten her sokakta en az iki tane yer alan sergilerden, sanat evinden de anlabiliyorsunuz.

Dar, sevimli, çiçekli bahçeleri olan evlere açılan dar sokaklarına daldık, yürüyüşlerimizin rotasını çok da seçmedik, nasılsa her yer sahile iniyor. :) sokak aralarında Akdeniz havası taşıyan sıcak kafeler ve evler, evlerin bahçe kapılarında bekleyen kediler, köpekler (ama hiç biri evsiz değil), çiçek cennetinden bir çok renk ve denizin kokusu ile karşılaşıyorsunuz…dedim ya sanki Akdeniz…her şey çok tanıdık geldi bize, sanki Bordum gibi, Fethiye gibi ama daha düzenli ve temiz diyebiliriz, üzgünüm…

Öğle yemeğimizi ise Cornwall bölgesi’ne özgü bir yiyecek olan “Pasty” ile yaptık. Yani bi çeşit börek ama kocaman. Bizim puf böreğimize benziyor ama kalın hamurlusu ve fırında pişiyor. Bayıldık! “Pasty”leimizi ve içeceklerimizi alıp, sahilde gelgit ile iyice içlere çekilmiş denizin bıraktığı rengarenk tekneleri, sandalları ve bir de yemek yiyenlerin lokmalarına ortak olmak isteyen kocaman martıları izleyerek geçirdik. bu arada martı diyorum ama öle bizim ülkemizdekiler gibi ufak sanmayın, maşallah devekuşu gibi hayvanlar..tamam abarttım ama çok büyükler..eeee alışmışlar turistler tarafından böreklerle, keklerle beslenmeye… :)

Bu arada o günün güneşinden yüzümde koca kırmızı bi gözlük izi taşıyorum aban St Ives’ten armağan :)
Bi de her akşam iyi kırmızı şarap içmekten midir bilmem, ekstra bi kırmızılık da var yüzümde :)gitgide İngilizlere benzeyeceğim bir ay sonunda, içkiden kıpkırmızı olmuş bi burunla dönersem şaşırmayın ahali, e mi? :))

Aynı günün akşamı biz yemek yaptık David ve kızı Anna’ya. David bana “gül kırmızısına (rosey face) dönmüş bu suratının sebebi şarap mı yoksa güneş mi?” diye sordu. Bundan sonra bu tanımlamayı rica edeceğim lütfen kızarınca ;)

Yemekten sonra, Avatar’ı izledik beraber rahat koltuklara gömülüp. Yattığımızda sabaha karşı 2:30 idi…ama çok keyifliydim…bi de yumuşak yorganın altına girince, rüyalar benimdi başka kimin olsun!

Üçüncü günümüzde Cornwall bölgesinde çok önemli bir proje olan Eden Project’i görmek için St Austell’a gittik. Eden Project Avrupa Birliği maddi desteğini de alıyor ama aslında o kocaman dünyayı döndüren şey oraya gidenlerin aldığı biletler, hediyeler vs.
Eden Project kocaman bir alana yerleştirilmiş ve içnde özel sistemler olan kocaman toplar. Bu topların birinin içinde yapmur ormanları bitkileri yetiştiriliyor, diğerinde ise Akdeniz bitkileri…içlerine girdiğinizde tüm çiçeklerin, ağaçların Latince isimlerini de görüyorsunuz. Ancak şunu belirtmekte fayda var, her bitki mevsimine göre ekiliyor. Örneğin bizim gittiğimi Mayıs ayı, “Bloom Week” adını taşıyordu, yani ağaçların çiçeğe durduğu, çiçeklerin ise en baş döndürücü renklerini sergiledikleri bahar zamanı…kısaca, her gittiğinizde başka bir dünya ile karşılaşıyorsunuz…gerçekten acaip bir emek var. Bu topların dışındaki dünya da tamamen yemyeşil, o bölge iklimine uygun her türlü her renkte çiçek var. Mesela bu sene ilk meyve ağaçlarının ürününü almışlar. Bunlarla yapılan reçelleri, yemekleri, pastaları, kekleri de kocaman kafelerinde satıyorlar. Her şey geri dönüşüme uygun. Projenin amcı bu zaten, dünya kaynaklarını kullanmak, bu bilinci insanlara da öğretmek, çocuklara öğretmek ve gelecek nesilleri sağlıklı hale getirmek. Dünyayı korumak…rüya gibi, ütopya gibi ama işliyor işte, adamlar düşünmüşler, çalışmı ve yapmışlar. Çok da saygı görüyor bu oluşum. Örneğin eğer Eden Project içinde çalıştığınız yazıyorsa CV’nizde, yaşadınız. Çok iyi bir referans.
“Eden” ismi yalan değil bu arada, gerçekten cennet..yolda yürürken bi bakıyorsunuz, önünüze bi kuş çıkmış şakıyor…nasıl yani? Benzer bi ses çıkarınca da üstünüzde dönüyor ;) eğleniyor kuşlar ziyaretçilerle kısaca..sanki insanoğluna bi teşekkür gibi…doğayı destekleyen tüm oluşumu desteklediğimiz gibi bunu da destekledik… bence ingiltere’ye gitmek demek londra’ya gitmek değil…gidip, o doğaya, tarihlerine nasıl sahip çıkıyorlar onu görmek….çok acaip şeyler oluyor buralarda…mesela geri dönüşüm çok önemli insanlar arasında. İlla bi kaç kutu var: plastik, kağıt, cam ve genel adı altında…illa…evlerde de bu farklı değil..bilinçli olmak işte bu ve bunu çok sevdim…

Eden Project alanı 1998’de kazılmaya başlamış, 2000 yılında ise açılmış. Bi tek en yeni bölümü Eğitim Bölümü. Okullardan ufaktan büyüklere kadar bi dünya öğrenci geliyor buraya (mesela biz oradayken Fransa’dan otobüslerle bi dünya öğrenci vardı). Bu bölümde bitkilerin dünyaya, yaşamamız için nasıl bir katkıda bulundukları ve eğer olmazlarsa nasıl etkileyeceği ile ilgili bi çok eğitim veriliyor. Tabi yetişkinler de katılmakta özgür.
Couchsurfing’ten bir arkadaşımız Eden’da çalışıyor. Mesela onun görevi, bahçeciliği öğretmek. Asıl mesleği öğretmenlik, burada da bahçecilik konusunda öğretmenlik yapıyor. Kışın toplam 450 kişi çalışırken bu projenin devamı için, yazın 700lere kadar çıkıyormuş. Gelen yerli ve yabancı turist sayısı ciddi bi biçimde artıyormuş. Bir de üstüne çok renkli ve yararlı partiler yapılıyor yazın. Kışında var ama yaz sıcağı hep başka değil mi? ;)

Akşam Eden’dan eve döndüğümüzde güzel bi duş aldık ve david geldiğinde bize Cornwall’a özgü süper bi yemek yaptı. İlk defa geyik eti yedim, özel sosları, yer elması püresi ve patatesi ve sıkı köy ekmeğiyle..yanında ise David’in güney Afrika gezisinden aldığı çok lezzetli kırmızı şarap!...akşam hiç bitmesin istedik..ama bitti…

Bu sabah 10’a kadar uyuduk, çok yağmur var..David “Güzel Cornwall’u terk etmek için güzel bir gün” dedi ve üzüntümüzü hafifletmeye çalıştı. Biz çok duygusalız gideceğimiz için…Sevgili sevgilimin de gözleri doluyor benim de…
Ev sahibimiz olan David tam bir centilmen, tam bir mükemmel aşçı, çok iyi bir baba, iki güel köpeğini dolaştırırken tam bir kırsal adamı; cesur, ve bu bilgi kızlar için: kendisi bana biraz Pretty Woman filmindeki Richard Gere gibi geldi…üç gün baktım baktım, bi erkek nasıl bu kadar mükemmele yakın olabilir diye…şaşırdım kaldım. Tabi özelini bilemiyoruz, bilmek de istemedim, sadece 5 çocuğu var ve eşinden ayrılmış…49 yaşında ama öle işte, filmden fırlamış gibi :) kendi şirketleri varmış, satmış hepsini, Cornwall’da yaşıyormuş 2 senedir. 2 köpeği ve bir kızıyla…neredeyse dünyanın hepsini gezmiş ama henüz Türkiye’ye gelmemiş, “şu anda Cornwall’daki hayatım tatil gibi ve bir gün -10 sene- sonra tatilime başka bir tatilimle ara vermek istediğimde yeniden gezmeye başlayacağım” diyor ve ekliyor “ bir de yanıma birlikte gezebileceğim birini bulursam…” :)

Hayatta her şeyle dolmak, taşmak, olmak ve yapmak ama yine de yapacaklarına ait heyecanını kaybetmemiş olmak bu demek sanırım…Couchsurfing’ile kaldığımız evleri ve ev sahipleri arasında şu anda birincilikte kendisi. :) bunun sebebi sadece evi değil işte, insanlığı, yardımseverliği ve duyarlılığı. Kendine Cornwall’a gelenleri evinde en iyi şekilde ağırlamayı amaç edinerek girmiş CS’e yoksa gideceğinden değil bi yerlere…”artık ben gitmiyorum, dünya bana geliyor ve ben dünyayı tanımaya başka açıdan devam ediyorum” diyor..bööölle bakıyorsunuz adamceğize…lakin ben baktım, inkar etmiyorum :)

Kızlarından Jasmin, duvara babası için şu yazıyı yazmış: “Bir gün Prensimi bulabilirim ama babam her zaman Kral olacak” :) ne hoş değil mi…
Ay çok hislendim, bi dakka…

Bugün sabahtan Oxford’a giden trenimizin saatine kadar evin keyfini çıkardık, fotolarını çektik. Sonra David bizi istasyona kadar bıraktı, şimdi trende sallana sallana Reading’e gidiyoruz, oradan da Oxford’a aktarma yapacağız.

Yolda büyüyorum sanki…Başka bir kültür, “şeyleri” başka yapış tarzları, düşünüş tarzları…
Büyüyorum ve içim de genişliyor…kendime iyi bir motivasyon buldum sanırım: “gitmek”…
Ama hep yine eve geri dönmek…

Kendimi bu düzen içinde çok da yabancı hissetmiyorum geçen iki haftaya bakınca…çünkü her şey çok hızlı öğrenilecek kadar düzenli…

Ama,
“ev kokusu”, “anne-baba kokusu”, “kedilerimin kokusu”, “arkadaş kokusu”, “kendi yatağımın kokusu”
en az okyanus kokusu kadar önemli benim için.
;)

Eveeet, Oxford izlenimlerimi bildirmek için iki gün sonra yine buralarda sahalarda olacağım, beni izlemeye devam edin anacııımmmm :)


not:
1. bu yazıyı Oxford'da ev sahibimiz Emilyn'nin evindeki yatağımızda bitiriyorum. Burada saat 00:22...
2. Cornwall için İngiltere'ye bi zaman geri dönücez. gitmek isteyenlere ise en az bir hafta kalmalarınız tavsiye ederim...
3. Hava güzelse kesinlikle sörf de yapılmalı, dalmalı veya en azından denize girilmeli, ki bu da temmuz ayı demek. ufak bi bilgi daha işte.. :)
Sevgiler
Cave Street, Oxford, UK

1 yorum:

lunawar dedi ki...

Cornwall'da yazdıkların tün diğer yazdıklarından ne kadar farklı..
Hani diyorsun ya evimin, yatağımın kokusu da okyanus kokusu kadar önemli diye..
Bir gün belki sen de izin verirsin yatağının okyanus kokmasına:) Yollarda evde gibi hissetmeye..
Ben hep gidemiyorum ya ondan böyle diyorum aslında biliyorum..
İnsanın evi gibisi yok ama o evdekilerden kurtulunca da insanın yüreği kabarıyo.. Başka mutluluk yokmuş gibi.. (Ben en çok serin havayı içime çekince özgür hissediyorum kendimi nedense:)) Her eşya yürümeni zorlaştırıyor gibi geliyor bana biliyorsun..
Ingiltere'ye gidersem görmek istediğim yer Cornwall.. Karar verdim.. Başka yerlerde vakit kaybetmeyeceğim..
Öpüyorum kuzucum..
Bir başka okyanusun kenarından konuşmak dileğiyle:)