29 Mayıs 2010 Cumartesi

Edinburgh mutsuzlukları


29.05.2010 Edinburgh'dan Londra'ya giden tren - saat: 10:30 civarı
arkada bi grup var trende içki içip sanki maçtalarmış gibi bağıra bağıra konuşuyor gülüyorlar...güya burası "quiet coach"...


nihayet bu şehirden ayrılıyoruz...4 günlük Edinburgh, İskoçya maceramız sona erdi, Londra'ya doğru gidiyoruz, trenimizdeyiz, gayet keyifliyim, kulağımda Alicia Keys...
içinde bulunduğumuz kompartman herne kadar "sessiz kompartman" olsa da, arkada bi grup saygısız İskoçyalı gürültü yapıyor olsa da beni çok sinirlendiremiyorlar...o kadar keyfiliyim yani :)

facebook'da da çokça ifade ettim, şimdi de anlatayım İskoçya'yı - Edinbugh'u neden sevmediğimi...

aslında her şey önce "hissle" başladı. bu şehre geldik, Waverley tren istasyonundan ana caddeye çıktık bizi önce gaydalı bi amca karşıladı, burası hoştu ama sonra birden şehir ağır geldi...bir şey mi oldu? Hayır. ama üzerimde bi ağırlık, bi yorgunluk, başım ağrımaya başladı, akşama da hafif ateşim çıktı. ev sahibimizin evine gidip, 15 dakika sohet ettikten sonra izin istedim ve 1 saat kadar gidip kafamı yatığa koydum, yoksa kafamı taşıyamayacaktım.
derken bi üşüme bi üşüme, kalktık süt çorbası yaptık kendimize. en kolay, en ucuz ve en vitaminli memleket çorbalarından...çorbaları içtikten sonra yemek sohbetine başladık. işte, ingiltere mutfağında ne var? (hiçbir şey yok, tecrübeyle sabit:) Türkiye'de ne var (oyyyy, ne yok ki:)

Ev shibimiz Charlotte çok kastı bir şeyler olduğunu göstermek için ama yok bi pickles bi chutney ile bu iş olmaz..hı bi de domuz etinden yapılan jambon ve tonbalığı var. yok güzelim dedim, boşuna nefesini tüketme, olmuyor.. :) içimden tabi..kızcağızı da anlıyorum, kültürünü tanıtmaya çalışıyor...sanırım...

ertesi gün erkenden düştük yollara şehri gezelim diye.

Edinburgh, tam ortadaki tren istasyonu - Waverley Station - ve istasyona yapışık Princess alışveriş merkeziyle ikiye ayrılmış bir şehir. sırtınızı istasyona verdiğinizde sol tarafınız ESKİ ŞEHİR, sağ tarafınız iske YENİ ŞEHİR.

Eski şehire ROYAL MILE deniyor çünkü zamanın kralları dükleri hep bu tarafta yaşamışlar...O yüzden "royal" yani "asil" yol... :)

ROYAL MILE tamamen ortaçağa ait GOTİK mimariden oluşuyor, modern şehre geçen yolda ise karşınıza Roma dönemi binalar çıkıyor. o kadar belirgin bir fark var ki!
Gotik mimariyi sevmem, çok oymalı kakmalıdır ve karanlıktır. göğe, Tanrı'ya ulaşmak adına, binalar iyice sivrilmiştir. binalarda çok fazla "şeytani yüz" ifadesi kullanılmıştır heykelcik olarak. (ve bunlardan ev sahibimizin evinde de vardı!) beni tanıyanlar bilir, ben korku filmi seyretmem, gerilim filmi sevmem..niye durup dururken kendimi huzursuz edeyim ki diye düşünüyorum..derken, sen gel şeytani suratların olduğu bi evde ve şehirde kal! olacak iş değil ama oldu bi kere...

Royal Mile'ın ara sokaklarından dolaşırken, din denilen şeyin insanlara nasıl bi azim verdiğini ve zor sanat eserleri ortaya çıkarttırabileceğine şaşıyorsunuz. ben İngiltere'de hiç bir şehirde böyle bi mimari görmedim. en yakını olarak York Minster diyebilirim. o da karanlık bi hava taşımıyor kesinlikle...

Royal Mile sokaklarından dolaşırken o kadar çok hediyelik eşya dükkanıyla karşılaşıyorsunuz ki, aynı Sultanahmet :)

biz de girdik çıktık bi çoğuna. sonra çaktık ki hepsi zaten aynı.
bu arada girip çıktığımız SCOTCH WHISKY tükanlarından bahsetmedim :))) ve tartan satan dükkanlardan..
tartan giymek - bizim deyimimizle erkeklerin etek giymesi - klan savaşlarına sebep olduğu gerekçesiyle uzun süre önce yasaklanmış, şimdi ise tursitik amaçlı izin veriliyor. düşünün nasıl bi ülke! literatürlerinde "CLAN WARS" diye iki kelime yanyana gelebiliyor...klan mı artıkdiye güldüm ben önce, sonra bi baktık ki herkesin soy ağacını bulabileceği, isminin hangi klanda kayılı oldupunu görebileceği bi kurumları bile var. bir de Batı, birlik beraberlikte bize yani Türkiye'me ders verir de mi..? ayrımcılığın alası var bunlarda!
neyse...gaza gelmiim yine..

Royal mile'den yukarı çıktıkça Edinburgh Castle'a doğru yaklaşıyorsunuz. başka bir gotik yapı. taşları eskilikten, yüzyıllara dayanmaktan artık simsiyah olmuş...kocaman! bu kale zamanında kralın kalesiymiş yani kraliyetin..kalede Bronz çağıdan yapılar da varmış, ancak orjinal kale 6. YY'da şehre de ismini veren Northumbria Kralı Edwin yaptırmış. kale 1603'te İngiltere ile taçların birleşmesine kadar kraliyet sarayı olmuş. Ondan sonra kral İngiltere'de yaşamış. 1707'de de Parlementoların Birleşmesi'nden hemen sonra yüzyıl boyunca, İskoçların özel tören giysilkeri yine bu kalede saklanmış. Şimdiki zamanda ise, eski İskoç krallarının KUTSAL KADER TAŞIna ev sahipliği yapıyormuş. Bu taşın nasıl bi manası var İskoçlar için onu araştıracağım, ne yazık ki önemli olduğunu söylüyor kaynaklar ama nedeni yazmıyorlar..bu taş 9 ve 13. yylar arasında İskoçya'daki Scone Palaca'da saklanmış. Sonra İngilizlerin İskoç toprakları üzerinde hak idda etmesiyle başlayan çatışma sırasında, İngiltere kralı I. Edward Kader Taşı'nı Scone'dan alarak Westminster Abbey'e yani Londra'ya götürmüş. Savaşlar 100 yıldan fazla sürmüş. Sonunda da İskoçlar çok kabul etmeseler de kontrolü İngilizler almış.
hadi İskoç tarihine girmişken az daha devam edeyim, lakin çok hareketli..

tanıdık gelen diğer hikaye de filmlerden de bildiğimiz, tahtta 40 küsür yıl oturup, İngiltere'yi yönetmiş, VIII. Henry'nin gayrimeşru çocuğu, Protestan-Katolik savaşlarının sebebi I. Elizabeth hakkında...İskoç kraliçesi Mary tahtta hak idda edip, tacı geri almak için Fransız veliahtıyla evlenmiş. Bir diğer amaç da Protestanlığı sona erdirmek istemeleri.

ancak savaşlarda üstünlük sağlanamayınca, Mary İngiltere'den kaçmak zorunda kalıyor. 20 yıl hapiste tutulduktan sonra 1587'de yine I. Elizabeth tarafından "vatana ihanet" suçundan idam edilmiş.

Aslında ayrıntıları vermiyorum burada tabi ama okumak isterseniz bir gün, Mary'nin hikayesi de zor yahu..üzücü tarafları var ama mezhep savaşlarını ilk önce hep katoliklerin başlattığını düşünürsek, çok da acınacak bi taraf yok...adamlar illa baş olmak istemişler. yüzyıllarca Protestanlara ve diğer mezheplerden olanlara olmadık işkenceler yapmışlar..hele ki ortaçağ'da...korkunç ve çok karanlık...

Edinburgh Castle'ın hemen yakınında ise kraliyetin iştirak ettiği (!) yine çok büyük bir katedral var, St Giles Cathedral (High Kirk of Edinburgh) .Bu katedral, tam 900 yıllık. 18.yy'da bir yenileme gçemiş iç bölümlerinde ama dışı sert bir gotik çixgidsinde hala..içine biz de girdik. içeride bi masa var ve orada "fotoğraf çekmek için 2 pound ödemeniz gerekiyor" diye yazıyor. (!!) daha önce de söylemiştim, Britanya'dan çok ama çok az şey parasız. inanın nereye girmek isteseniz, bir veya 30, bir para ödemek zorundasınız...sonra İstanbul'da tarihi eserlerin girişleri niye paralı, turizm baltalanıyor deniyor. yok hocam, paralı olsun bence de! bize gelince kendimizi ezik hissetmemiz için her türlü propaganda yapılıyor. ama karşı olduğum tek şey, ikili fiyat uygulaması yapıyor olmamız. burada bu ülkenin vatandaşı da giderse aynı fiyatı ödüyor, yabancı ülkelerden gelen ziyaretçiler de...bu doğru olan. biz bu konuda ne yazık ki fazlaca manipülatif davranıyoruz ve en sonunda bu huyumuzdan dolayı, haklıykn hasksız duruma düşüyoruz...içimi bu acıtıyor. hep uyanık olmaya çalışmak, gerçekten uyanık olmak demek değil..aynı zamanda saygın bir şey de değil....bizim toplumun böyle bir kusuru var yazık..güzelliğimiz de kusurlarımız da duygularımızla hareket etmemizden geliyor, bu da uzun vadeli bir yarar sağlamadığı gibi eksiler bırakıyor yanımıza...oysa yap di mi adam gibi tarihi eserlinin çevresini, düzenle, tek fiyat uygulaması olsun, bak ne güzel oluyor...neyse yine karıştım :)

derken foto çekemedik..gıcık oldum, vermedim o iki pound'u...

ama katedral çok hoş. biz oradayken papaz mı rahip mi hangisiyse, org çalıyordu. hani şu kocaman olanlardan..yine gotik çizginin yegane müziği yani....

bu güzeldi ama korkutmadı beni...oturduk cici cici dinledik. :)

çıktığımızda neredeyse akşam olmuştu ve biz Edinburgh'un öteki yüzünü keşfetmek istiyorduk, yola çıktık.

Edinburgh'un altında bir şehir daha var! evet, doğru! orta çağda insanların evsiz ve işsiz olmaları YASAK olduğu için, evsizler ve işsizler yer altında kazılan tünellerde ve sağlı sollu olan odacıklarda yaşıyorlarmış. ama öle ev gibi değil. fakirlik ve sefillik içinde. mesela yanınızda bi adam yatıyor değil mi. oturduğu yerde tuvaletini de yapıyor, yemeğini de yiyor vs. bu tüneller o kadar nemli ki, yaşama süresi 6 hafta ile 6 ay arasında veriliyormuş.

turun ismi: Underground of Edinburgh.
tura başlamadan önce liderimizi kimlerin paranormal şeylere inanıp inanmadığını sordu. biz sevgilimle hemen el kaldırdık :) inanıyoruz anlamında.
grupta bir Avustralyalı çift ve 5-6 tane bol gürültülü İtalyan adamcağız vardı...tünellere girdik, tamamen karanlık ve nemli. nefes almak bile çok zor. tavalarından nemden bitkiler veya bitki kökleri sarkıyor. tavan ve duvarlarda yosunlar var. temizlenmiş hali bile yeterinde korkunç!

tünelde ilerlerken liderimiz bize oralarda insanların eskinden nasıl saklandığını ve yaşadığını anlattı. bununla beraber, bazı odalar dini mabetler olarak da kullanılıyormuş. (Vixen dini ya da tarikatı tarafından) örneğin bi odaya götürüldük, odadaki eşyalar çok ama çok eskiydi. bazı eşyalar olduğu gibi saklanmış. buraya "büyücü" odası deniyor ama aslında bu Vixenlerin ibadet sodası aslında...karanlık ve izbe...

tünellerde yürürken sevgilimin elini hiç bırakmadım. bu kadar tedirgin edici bir şeyu olduğunu bilseydim asla ama asla katılmazdım bu geziye. bir odaya daha girdik, ortada çember şeklinde taşlar dizilmiş. liderimiz girmeden önce bizi bu taşlara dokunmamamız ve ortasına girmememiz konusunda bizi uyardı. "ben asla girmem, denemem de dedi. girenler veya dokunanlara acaip şeyler oluyormuş sonra.."ben eskiden paranormal şeylere tamamen süpheyle yaklaşırdim ama duyduklarımdan ve gördüklerimden sonra inandım" dedi. artık ne gördüyse..? yok, bu soru cevabını duymak istediğim bi soru değil, ölesine bi soru :)

neyse devam edeyim, bu odaya girerken dikkat edin dedi. sevgilimin elime nasıl yapıştıysam artık taşlara değmeyelim diye. kalbim ağzımda atıyordu..yerimize çivilenmiş gibi baktık, taşlarına ortasına girmiş insanalra neler olduğunu dinledik ve yandan yandan çıktık odadan :) ortasına girenlere ruhlar saldırıyormuş ve kişinin yüxü göxü mor-çizik-kesik içinde kalıyormuş. sonra da hayatlarının kalanında o güçler musallat oluyormuş o kişiye....ay yazarken tırstım bu arada :)))))

ara not: herhangi bir İskoç'a "ben yer altı şehrini gezmeye gittim" diyince, "ooohhh! ben olsam asla gitmezdim" diyor...çok ciddi inanıyorlar yani. dedim ya bu şehir karanlık...çok karanlık...işte beni en baştan itibaren rahatsız eden şey bu..dinler, periler, büyüler, işkenceler vs. ile dolu yaşanmışlıkların ve hikayelerin olduğu bi ülke burası..bııııırrrrr!

girdiğimiz en son oda ise, bilinen en hayaletli oda imiş. liderimiz kadınların sağdan erkeklerin ise soldan duvara yapışık odaya girmelerini söyledi. lakin arkadan saldırıyorlarmış...e benim renk zaten atmış, yanımdaki tek bayana yapıştım sanırım, arkamı da duvara yapıştırdım. ama oda karanlık, sevgilimi göremiyorum. derken liderimiz bir takım hikayeler anlatmaya başladı - anlattıklarının en sertlerini bu odada anlattı - derken tak! elinde cılız ışık veren tek şey olan feneri kapadı! allah'ım dedim sna geliyorum!
:)))))))))))))))))))))))

açtı, yine bir şeyler anlattı, yine kapadı... ben o kadar gerildim ki, "kızım iki dakka adam ol, oynama ışıkla" diye bağıracaktım nerdeyse, o kadar bizim oralardan esti yani :))))))))))))))

ışığı açınca sevgilimi gördüm, oh dedim o var burda...

neyse çıktık odadan ve tur bitti ve bizi kendimize gelmemiz için herhalde, bi bara İskoç viskisi içmemiz için götürdüler...ben bi taneyi hhoooppp diye fondip yaptım hemen! içimi yakarken viskinin sıcağı, kendime geldim az..sevgilim üç tane indirmiş kaşla göz arasında :) ama onunki korkudan değil, tamamen alkolü sevmesiyle ilgili :))))

neyse...

bu turdan sonra hiç bir gece rahat uyumadım...zaten ilk adım attığım andan itibaren psikolojik olarak kendimi rahatsız hissetmiştim, bi de işin içine karanlık odalar, tüneller, büyücüler, hayaletler girince, ben bittim. karanlık basınca banyoya bile gidemedim çocuklar gibi...o kadar abartabiliyorum yani...bunları okuyan arkadaşlarıma not: sakın böyle şakalar yapmayın bana, yaşamınızla ilgili hiç garanti veremem size, yapmadan önce tüm sevdiklerinizle vedalaşın, söylemedi demeyin...çok ciddiyim bu konuda..

bu turlara gerçekten böyle şeyleri ciddiye almıyorsanız veya kaldırabiliyorsanız katılın derim. dediğim gibi İskoçlar bile tırsıyorsa, bu işte bi iş var bence...efsane boşuna efsane olmamış değil mi?ı

sonra evimize döndük ve duşumuzu yapıp yattık. ben gözlerimi hiç açmadım uyuyuncaya kadar... :)

ertesi gün ise otelimize yerleştik ve mis gibi bi banyo yaptık...yemeğimizi yedik ve hiç çıkmadık odadan...son iki günümüz çok uzun dolaşmlalarla geçmedi. ben hiç dışarı çıkmak istemedim. hep yorgun ve keyifsizdim. e bir ayın da etkisi var tabi. pijama-terlik-tv modunda yaşamak istedim. ama yine de dün çıkıp modern Edinbugh'u da görelimdedik...ıı-ıııh sevmedim..karşımda o gri, eski gotik binalar yükselirken modernin de bi anlamı yok...sandviçlerimizi aldık ve otelimize geri döndük 4 saat dolaştıktan sonra...

İskoçlar hakkında bilgi veryim az:

kısaca: kaba, suratsız ve ciddi içkiciler..meğer o kırmızı burunlular İngilizler değil İskoçlarmış :))

mesela İngiltere'de otobüs şoförleri sizi "günaydın" der, gülümser, kibardır. ama burda biz "günaydın" veya "merhaba" dedik, hiç cevap alamadık. öööööllle bakıyorlar yüzünüze..
genel olarak vatandaşları da böyle..soğuk ve suratsız...

bi de ingilizceleri çok ama çok çok farklı. sanki aslında hepsi İtalyanmış ya da İspanyolmuş da sonradan İngilizce öğrenmişler gibi bi aksanla konuşuyorlar. ben bi konuşmanın bi çok kısmını kaçırdım...yok anlamak çok zor. mandy -cambridge'deki ev sahibimiz - bize kendisinin bile İskoç aksanını zor anladığını söylemişti, abartıyor olabilir diye düşünmüştüm, haklı gibi ...

dün gece otelin barında iki bira içelim dedik, indik. aaa bi grup kırmızı burun, içmişler içmişler iyice kıvama gelmişler. ben kadın olarak bara girdiğim anda önce hepsi erkek olan müşterilerin hepsinin kafaları bana döndü, sonra da bi tanesinden bana doğru dans etmeler, öpücükler göndermeler falan.hem de adabıyla dans etse yine dicem adam kültürüne göre dans ediyor. yok! kan beynimize fırladı. sevgilimle biramızı alıp hemen odamıza çıktık. ilk ben farkettim bana haraket yaptıklarını, gözlerim nasıl açıldıysa ve ne renk aldıysam sevgilim öle farketti, yoksa onun arkasında kalıyordu bu manyaklar. barda biramızı beklerken dua ettim; bi şaka yapsın, bi el hareketi yapsın, bana dokunsun da ona dünyanın kaç bucak olduğunu göstereyim diye. olm bizim memlekette yok böle kırıtmalar diye kedi gibi tırmalayacaktım ama iyi akıllıymış ki sanırım benim yüzümü görünce oturdu yerine...

ya şimdi diin bana, nasıl seveyim ben bu ülkeyi ve şehri...hiç mutlu anım yok ki...bi daha gelmem.

ha şunu söyleyeyim bi tek, edinburgh'a gelirken veya çıkarken trenden gördüğünüz kocaman yeşil ve deniz manzaraları çok güzel....o kadar...

ay edinburgh'u yaşamak kadar yazmak da beni yordu...bu şehirle ilgili olan algılardan ben sorumluyum tabi, başkası sevebilir...sevgilim bile benim kadar katı değil...

ama işte böle...gevşeyeceğim derken gerilip de Londra yolunu tuttum...

not: az önce o içkici grup trenden indi. ve aralarından biri dün geceki adamdı. bana baktı yine hareket yaptı -ağzını kocaman açarak güldü yani. sempatik mi ne sanıyor kendini - kafayı çevirdim hemen. Yukarıdaki sabrımı deniyor belki de...neyse indi...

ohh Londra'ya az kaldı...

çarşamba'ya da...

1 yorum:

lunawar dedi ki...

Bu adamlar, turist çekmek için bu öyküleri öldürmüyor olmasın Gökçecim:) valla aklıma arkandan sessizce yaklaşıp sessiz sessiz "korkma" deyişim geldi.. :)