21 Mayıs 2010 Cuma

Oxford





Cambridge - Park Side manzarası. lütfen yukarıdan aşağıya sırayla bakınız, alın siz geniş açı objektif :)))
*****************************************

21.05.2010
ingiltere saatiyle şu anda saat 15: 18. demek ki Türkiye'de 17: 18 gibi...
az önce Oxford'dan doğru Cambridge'e gelen otobüsümüzden indik...ev sahibimizin evine 17:30 - 18:00'den önce gidemeyeceğimizden indiğimiz yerde hemen karşımızda yayılan parka biz de yayılmaya karar verdik...park öğrenci dolu. uyuyanlar, makalelerini okuyanlar, top oynayanlar...çok hoş...(hıh şimdi yanımıza Araplardan oluşan bir grup geldi, gerçekten gürültüleriyle farkedilmeyecek gibi değiller: gürültü: arap müziği ve sohbetleri :)
önce Oxford'u anlatayım:
ilk olarak Oxford'u bi kaç kelimelyle tanımlamak mümkün:
en az 500 yıllık binalar, bol bol bisiklet, öğrenci, kitapçı, evsizler (gezdiğimiz yerlerde en çok evsizi hatta tek evsiz grubunu burada gördük), bolca Japon-Çinli..
Kolejler - Oxford Üniversitesi tüm yeşilliği hapis etmiş içlerinde, yollar tarih kokuyor, sanırsınız ki 1500'lü yıllardasınız ama yeşil az göze çarpıyor. Kolejler, kendi belirledikleri saatle içerisinde gezilebiliyor ama biz ne yazık ki ıskaladık...zaten biz sokaklarda kaybolmayı, yürümeyi seviyoruz daha çok...ama mimari süper tabii, büyük hayranlık uyandırıyor...
neyse...
Dün erkenden dışarı çıktık şehri gezmek için, inanın bir gün yeter de artar bile..
Evden çıktıktan sonra St Celement caddesi boyunca yürümeye ve kendimize kahvaltı yapacak bir yer aramaya başladık. Nihayet bulduğumuzda - umduğumuz ve alıştığımız gibi bir kahvaltı bulamayınca hala hayal kırıklığına uğruyoruz bu arada :) - hızlı hızlı yiyip yine yollara düştük.
ilk olarak Magdalen College'ı gördük, zaten her yer kolej burada daha önce de dediğim gibi..tam bir öğrenci şehri ve her şey sanki onlar için hazırlanmış gibi. öğrenci olmayanların çocuğa öğretim görevlisi. :)
Magdalen College'ı geçince karşınıza önce St Mary the Virgin church çıkıyor. Tüm mimari işlemeleriyle öööle büyülenmiş gibi bakıyorsunuz, her tarafının fotoğrafını çekmek istiyorsunuz. bu kilise üniversiteni resmi kilisesi imiş ve İngiltere'de her gün en çok ziyaret edilen kilise imiş. yapılışı 14. yy'a kadar gidiyormuş, epey eski değil mi? ;) Radcliffe'e doğru dönünce az önce bahsettiğim zaman tüneline girmiş oluyorsunuz. Radcliffe Camera, Bodleian Kütüphanesi (1488) 'nin okuma bölümü. çok büyük, çok alımlı...ama içine ziyaretçi olarak girmek yasak.
Radcliffe'den dümdüz devam ettiğinizde ise hemen sağınızda Bridge of Sighs..ışık öyle güzel ki köprü üstünde..hemen hemen her zaman fotoğraf çekni bolmuş, e bizde durmadık ritüele uyduk :) bu yolun sonundan sola döndüğünüzde karşınıza 1500 yılından kalma bir sokak çıkıyor sanki; Board Street...
Board Street'te tarihi binaların içine gömülmüş dükkanlar, bisikletler ve kocamaaaaan Blackwell kitapçısı ile karşı karşıya kalıyorsunuz!
Biz dükkanlara bakmadan önce Blackwell kitapçısına daldık...(şu ana kadar gezdiğimiz her şehirde mutlaka en az bir kitapçıya girdik ve ufak da ols bir kitqp aldık. bu yüzden çantamış iyice ağırlaştı!)
Blackwell kitapçısı, kitapçı değil, sanki Milli Kütüphane!
sadece bir katındaki (haritalara ve seyahat kitaplarına ayrılmış kat) rafların uzunluğu 5 km imiş ve 160.000'i aşan bir stokları varmış (sadece o kat yine). Stokları haricindeki kitap sayısını ise ne yazık ki hatırlamıyorum ama çeşit sayısı 20.000'i aşıyormuş!
4 kattan oluşan binada, her konuda bir uzman var. aynı kütüphaneler gibi işte. sessiz ve aradığınız her şey var! (bu kitapçıda çalışmayı çok isterdim bu arada)
biz bir gömüldük kitapların içine, Allah'ım cennette miyim neyim! şaşkınlığı içinde bir konudan ötekine geçiş yaparak epey bi vakit geçirdik Blackwell'de! bir çok kitap ismi kayıt ettim not defterime. konu notu. buradaki kitapçılar acayip zengin ne arasanız var. çok güzel romanlar ya da araştırma kitapları. bu, insanların naıl araştırmaya para ve zman ayırdığını-ayırabildiğini gösteriyor bence. çok büyük bir zenginlik ve bu bilgi zenginliğini benim ülkemde de olmasını çok isterdim. bi çok büyük olmasa da bahçeli, şirin, sade evlerine, bi de kitapçılarına ve bu tipteki imkanlarına imreniyorum en baştan beri...neden benim ülkemde yok bunlar diye üzülüyorum. hayatı yaşanılır kılmak bu kadar zorlaştırılır mı diyerek kızıyorum! neyse...bu konuda paylaşacağım başka şeyler var ama henüz zamanı gelmedi...
kitapçıdan çıktık ve tam da "oh! kitaplara karşı kendimize hakim olabildik diyorduk ki, karşımıza yine Blackwell'in değişik poster ve kart satan dükkanı çıktı! aagghhh! Tanrım! e girdik içeri tabi ve bi sürü kart aldık..! neyse ki hem ucuzlar hem de ağır değiller :) böyle avunduk işte :)
tabi bu şekilde saatler geçince, karnımız acıktı. biz ki artık sulu yemek nedir unuttuk, yine kendimizi bir sandviç dükkanında bulduk. ama bu sandviçler Oxford'a özel sandviçler. baget ekmeklerde yapılıyor taze taze ve çok lezzetliler ve sağlıklılar...demiştim ya her şey hemen heömen öğrenciler için tasarlanmış diye. bu da öyle. uzun süre tok tutacak, enerji verecek, lezzetli ve sağlıklı ve ucuz yemek :) meal deal menülerinden bahsettim mi daha önce hatırlamıyorum ama bu menüler çok uygun fiyatlı oluyor ve içinde: istediğiniz herhangi bir sandviç + içecek + cips veya taze meyvelerden biri...hepsi 2 pound kadar. gayet makul bir öğle yemeği seçeneği değil mi? ;)
yemeklerimizi güzel bir Ballion Koleji bahçesine karşı yaptıktan sonra yollara düştük yine. önemli tarihi eserlerini ne yazık ki dışarıdan görebildik. örneğin Christ Church, All Saints Church, Museum of Oxford, trinity College, Jesus College vb.
ama bir kapalı çarşısı (Covered bazaar) olan Cornmarket Street'i kaçırmadık ve içine daldık, aa ne görelim bizim Cornwall peynirleri burada, doldurduk çantamızı hemen :) bu pazarda meyve, sebze, elbise, eşya...her şey var...çarşı işte :)
ha unutuyordum, sanıyorsunuz ki kitap almadık bir kitap şehrinden ama aldık! :)
yolumuzun üstünde The Works isminde çook indirimli kitaplar satan bir kitapçı gördük ve çok ama çok ucuza İngilizce dilinin tarihi gelişimini ve kelimelerin etimolojik açıklamasını yapan çok güzel bir kitap aldık. Türkçe'de de aynı mantıkta bir kitabım var, ben de sevgilimde sevdiğimiz için böle şeyleri çantamıza attık tabi :)
bu arada çanta demişken, bavul konusunda lanetliyiz sanırım...
önce benim sırtımdaki tüm kaslar birbirine girmiş olduğundan -her gün sırtımızda koca bir çantayla dolaştığımızdan- çok ucuza bir bavul aldık...tam xford'a geldik tekerleiği kırıldı ve ağırlığa dayanamayıp bizi terketti. biz de yine uygun bi fiyata çekçekli bi bavul aldık Oxford'dan. derken daha dakka bir gol bir, çekçek yeri kırıldı bu sabah otobüse doğru gelirken! agghh! ağlamak istiyorum ama yapacak bir şey yok. ya sırtım ve omurgam ya da çanta...
olsun, her şeye rağmen çok iyi gidiyoruz, MAŞALLAH! :)
şimdi İngiltere gezimizde yedinci durağımız olan Cambridge oturduk işte, eşyalarımızı 1.000.000. kez düzeledik ve ben bu yazıyı size yazarken yeşil bir alanda, sevgilim de müzik dinliyor. hım benim kulağımda da Aerosmith, en misinden :) LIVING ON A EDGE çalıyor...eheu :)
az sonra ev sahimiz Mandy'nin evine doğru yola çıkacağız, otobüsle 4 mile kadar içlere gireceğiz, az bi kır evi gibi sanırım...

NOT:
1. zamanımız daha fazla olsaydı, Oxford'daki Botanik Bahçelerini kaçırmak istemezdim ama artık bi dahaki sefere ;)
2. Blackwell'de İngiltere tarihi hakkında rastladığım bir kitapta, Oxford'da halka açık ve ücretsiz aslında tek yerin yollar olduğunu ve onun dışında kalan tüm park ve bahçelere mutlaka para karşılığı girildiği yazıyordu. :) ehe, doğru vala. demiştim ya hepsini kolejler kaptığından, bi yeşillik göreyim de iki dakka ayaklarımız uzatayım yok. bu genelleme bence neredeyse tüm İngiltere için geçerli...hatta Brighton'daki ev sahibimiz Mel, ücretsiz bir otopark ile karşılaştığımızda "bu ülkede hiçbir şey parasız değildir, bunda bi iş var." demişti ama orası parasız çıkmıştı :)))
eveet şimdilik Oxford haberlerim böyle. elbet şu anda aklıma gelmeyen başka şeyler de vardır ama onları da artık Türkiye'ye dönünce ve hatırladıkça anlatırım..ya da yazarım:)
herkese sevgiler...

Park Side, Cambridge



Hiç yorum yok: