27 Mayıs 2010 Perşembe

york'tan viking esintisi




edinburgh'dayız 2 gündür...
evime dönmek istiyorum..hassaslaşmaya başladım, dün Umud'un sesini telefonda duyunca - ondan önce de babamınkini duymuştum - bi ağlama krizi geçirdim kendi çapımda, sonra toparladım :) ama ama ama...
bi de açlık bizi mahvetti artık. bugün kendimi düzgün bi yemek yiyebilmek adına gözüm dönmüş biri gibi hissediyorum. artık sandviç yemek istemiyorum, bildiğimiz, Türk usulü yemek istiyorum ben, hani suyuna mis gibi türk ekmeğini bandıra bandıra yersiniz ya, işte öle...burada binalar, yollar, ulaşım, şehrin düzeni, insanların kamu alanına saygısını bi kenara koyarsak, kesinlikle ama kesinlikle damak zevkleri ve yemek kültürleri yok! markete gidince en çok gördüğüm şey muz ve patates! tanrım!
dün ev sahibimizin evinde iken, mutfaklardan bahsettik biraz. bize İngiltere mutfağının da iyi olduğunu söyledi önce, sonra ben sorunca bi kaç tane yemek tarifi veriri misin dedim, bana çıkardı bi kitap, içinde yemek tarfileri beklerken, turşu (Pickles - sebzeler sirke ile saklanacak hale getiriliyor) ve tatlı-ekşi bir şey turşu türü olan "Chutney" (sebze ve meyve turşusu gibi bir şey. bunları özellikle peynirle çok seviyorlar) tarifleri ile karşılaştım. ha pardon bi de bol bol marmalet tarifi vardı. ya reçel yok mu diyorum, bana marmalet gösteriyor. aynı sorunu markette de yaşıyoruz. reçel diye alıyoruz, jöle çıkıyor...üüühhhüüüüü!

anlıyorum, her ülke kendi içinde değerlendirilir her koşulda ama abicim, italyanların her tarifini almışlarda, bu kadar yeşillik içinde italyanlara kenarından köşesinden benzetip nasıl kendi tariflerini yapamamışlar anlamadım ben!hep dediğim gibi; ben damak tadında klasik ötesi bi insanım, illa alışık olduğum damak tadını arıyorum, yen, şeyler denemekten hoşlanmıyorum, kültürümün bana sağladığı her türlü damak tadını seviyorum..o çeşitliliği, yemek çeşidindeki ve sofra kültüründeki o coşkuyu, abartıyı seviyorum. bu mudur hocam? evet, budur!
vala kimse kusura bakmasın, yemeğe düşkün olan kimse buralara gelmesin demek zorundayım. yoksa benim gibi ağlamaklı ve isyan içinde olursunuz en sonunda. hı, ben bir ay sonunda bu hale geldim ama güçlüyseniz, dayanabilirim diyorsanız bile hadi bi kıyak yapayım, 3 haftadan daha fazla kalınmaz bu gıda düzeniyle...
uyarmadı demeyin. gezmeyi seven biri olarak bu tip bilgileri de vermeyi boynumun bi borcu bilirim...:)
bi derdimiz de, artık fiziksel olarak çok yorgun olmamız (tabi bunda, adam gibi beslenemememizin de etkisi var herhalde). dün edinburgh'da dolaşalım dedik ama resmen bembeyaz suratlarla yürüyüp durduk...duygusuzlaştık sanırım uykusuzluktan..yatağımı ve yastığımı özledim..kedilerimden biber'in ayak ucumda, şanslı'mın ise patilerini yüzümüe koyarak, benle sarmaş dolaş yatmasını özledim...oturma odamda, yayılıp kanalları dolaşmayı...kahvaltı hazırlamayı..(nasıl konuyu yine yemeğe getirdim değil mi?:)
ha yemek demişken tekrar az önce yazmayı unuttum: geçenlerde bi kaç defa rüyamda, önümde bi tabakta "musakka, püre, pirinç pilavı - şehriyesiz -ve salata" olduğunu gördüm! şu an yazarken bile tüm tükürük bezlerim çalışıyor! anneme hemen sipariş verdim vala. yaparsa en güzelini annem yapar...di mi annem? :)
sonra sucuklu, beyaz peynirli, pastırmalı, omletli, reçelli kahvaltıları özledim, yanında mis gibi çaydanlıkta demlenmiş çaydanlık çayı ile...
neyse tamam..
yemek konusunu kapatıyorum, söz ;)dün, dedim ya çok yorgunduk diye, aşağıda bi fotosu var sevgilimin, edinburgh'un altındaki şehri gezi turuna başlamadan önce zamanımız gelsin diye biraz starbucks'a oturmuştuk, sevgilim dayanamadı ve 15 dakkika kadar orada kestirdi, ben de ellemedim..nasıl ellerim? benim ne kadar gözlerim yansa da uyuyamam ben, önce kendimi güvende hissetmem gerek :)
york'u anlatmak için açmıştım blogumu ama york'a gelinceye kadar amma dolmuşum yahu :))

efenim york'u çok sevdim ben. sevgilim ise ehhh diye yorumda bulunuyor..york'a varmadan bir gün önce cambridge'de zaten yazdan kalma sıcccaaacık bi gün yaşamıştık ve york'a da güneş tepemizde geldik yine...otelimize varınca -couchdurfing'den kimseyi bulamadık bi türlü, york-bath ve edinburgh'u CS'de en zor ev sahibi bulunacak veya bulunamayacak yer ilan edebilirim hiç bir vicdan azabı duymadan! - güzel bi duş aldık hemen ve yine aşağıda gördüğünüz kahvaltı masası ile öğle ve akşam yemeğimizi yedik..nasıl düzenli ama. :)

sıcağın geçmesini bekledikten sonra da üzerimize askılı tişörtlerimizi giyip, yürüyüşe çıktık...york'ta iken gerçekten kendimi ilk kez bi tatilde gibi hissetmiştim...sıcak bi akşam güneşi, güzel bi nehir ve ağaçlı yollar...
york aklımda hep bu manzara ve o günkü sıcak esintisi ile kalacak...
akşam ise pub'a gittik ve sevgilim koca bi Stella Artois birası içti, ben de ertesi gün planını hazırladım. yanımıza ismi Fulford Mick isimli (Fulford lakabı oluyor aslında) bi amca geldi, 73 yaşında. ama nasıl şık nasıl beyefendi...efenim bize yaklaştı, yanımıza oturdu başladı sohbete...işaretlediğimiz gezi noktalarını paylaştık onunla ve o da bize fikirler verdi. bu konuda, yani yardım konusunda İngiltere genelinde asla hayal kırıklığına uğramadığım gibi, beklediğimin çok çok üstünde olduğunu gördüm...
Fulford'lu Mick aamca :) da herkes gibi ingilizcemizin iyiliğine şaştı :)dedim "biz şaşırıyor muyuz sizin ingilizcenizin ne kadar iyi olduğuna?" hehhehehehe...kısacası eğlendik, hoş bi sohbetti...

ertesi sabah, erken kalktık, kahvaltımızı yaptık ve yollara düştük ama hava serinlemişti. york'un eski şehri hiç bir şehirde görmediğim kadar güzeldi! eski şehir, dar sokaklarıyla, orta çağ'dan kalmış binalarıyla aynen saklanmış halde! yolda yürüken, acaba kimler buradan ne duygularla geçip gitti diye düşünmeden edemiyorsunuz...çok ama çok keyifli..york, ingiltere'ye bir gün kısmet olursa, tekrar gelme sebeplerimden biri olacak, bu kesin...

eski şehir içinde, york'un en eski pub'ı olan Starre Inne'e de gittik tabi, gitmez miyiz..

.sevgilim en büyüğünden Imperial Ale içti büyük bi keyifle. dikkat ettiyseniz, ben içtim, demiyorum hiç çünkü ben ingiliz birasını da sevmedim. ben efeçiyim,üzgünüm..diceksiniz belki, bi insan bu kadar mı yerel olur, diye ama napim yapı bu, malzeme bu işte :))

sevgilim, ingilter'de değişik olan biraların hepsini denemeye kalktı, bakalım önümüzdekşş günlerde başımıza neler gelcek :)) mesela elma birasını - cider- da denedi ama en sevdiği Guinness birası. bana göre ise çok ekşi...

york'un sokaklarında dolaşmak kadar, york minster'ı görmek -muhteşem mimarisi olan bir kathedral.bu kathedralin yapımına 1220 yıllında başlanmış ve bitmesi tam 250 yıl almış! bu, 8 kuşak demek! Britanya'nın en geniş vitray koleksiyonuna sahip, bazı parçalar 12. yüzyıldan... onun dışında, bir çok kez ciddi yangınlar da geçirmiş ve ciddi restorasyonlarla bugün hala ayakta. en son 1984 yılındaki yangında, restorasyon için 2,5 milyon pound harcanmış! çok para ama çok güzel bir yapı!

york, aslında bir viking şehri. isimlerde bunu çok iyi anlıyorsunuz özelliklerle. e tabi sağda solda görüğünüz viking desenleri, resimleri de var.
turist olarak york'a gideceğiniz zaman, kesinlikle cebinizde bol para olmasını tavsiye ederim. çok ama çok güzel dükkanlar ve çok ilginç eşyalar da satıyorlar sokak aralarında...ben şahsen kendimi zor tuttum ama yine de bir celt yüzüğü ve kolyesi hediye ettim kendime :)

jorvik viking center, vikinglerden kalma olduğu söylenen kemikleri -fosilleri-, eşyaları sergiliyor, viking kültürü ve york'a gelmeleri hakkında bilgi veriyor...
viking amcalar zamanında biraz agresif olduklarından, savaş aletlerine bolca yer yer verilmiş hem müzede hem de hediyelik eşya dükkanında. (her müze, kilise, şapel ya da kathedral vb. yerlerin mutlaka bi hesiyelik eşya dükkanları var. bu, o kuruma ek gelir sağlıyor. hem de ciddi gelir sağlıyor.)

york hakkında önemle bahsetmem gerek bi diğe şey de, günün sonunda bir "ghost trail of york" gezisine katıldık! her akşam York Minster önünden saat 7:30'da başlıyorlar. 1800'lerden kalma kostümüyle bir amca grubun lideri ve hikayeleri anlatıcısı idi. bu gezide, york'un hayaletli olduğu düşünülen noktalarına götürüp, hikayeler anlatıyorlar.
aslında britanya'da en çok duyduğumuz kelimelerden biri "hayalet"ti zaten, bunu filmlerden bilirsiniz belki, ingilizlerde bu tip hikayeler çok ama iskoçya'ya geçtiğimiz anda, hayaletlerin yanında periler de yer almaya başladı...acayip bir dünya: periler, goblinler, hayaletler..bırrrrrr! iyi niyetli perilerle sorunum yok da, goblinle ve hayaletler beni biraz (!) ürpertiyor...

york kısaca (!) böyle zevkli bir gezi olarak aklıma kazındı...

edinburgh ise bi sonraki yazımda inşallah...

not: kim üstüne alınırsa; güzel bi kahvaltı sofrası hayalinizi lütfen kısıtlı tutmayın, hani yiyemeyiz falan, yok öle bir şey. olmadı paket yapar günler boyunca kemiririm, hiç problem değil :))))))))))))

geri dönüş için şafak 6 ;)

1 yorum:

lunawar dedi ki...

York çok ilgimi çekti:) Goblinler felan:)
bi de Gökçecim sabret.. az kaldı:)
sevi seviyoruz bi de, unutma..