3 Ağustos 2010 Salı

Ada sahillerindeee bekliyorummm :)

geçen hafta Bozcaada'nın soğuk sularından, güzel şaraplarına,

gün batımının kırmızılığından, kekik kokulu tepelerin rüzgarına,
tadı damağımda, dupduru kırmızı, sarı üzümlerin mayhoşluğuna...
yumuşak bir iniş yaptık...



çok ama çok iyi geldi...



kaldığımız bağ evindeki en güzel şey ise, bir kırlangıcın yuvasında "bebeklerini" beslerken, "bebeklerin" bağrışmalarını dinlemekti...gerisi hikaye, işte her şey bu...


en ilginci ise, bu bağ evinde kırlangıç var diye korkup rezervasyonlarını iptal ettiren insanların olduğunu duymamdı...enteresan değil mi?
tüm dünyayı avucunun içine kıstırmış, nerdeyse kendini "Yaratan" yerine koymuş, o güçlü, o kocaman, o her şeyi "yapabilen ve yıkabilen" insanoğlunun; tek derdi yavrularını beslemek, yuvasına sahip çıkmak isteyen küçücük bir kırlangıçtan "korkmaları" ve "kaçmaları" bana çok ama çok enteresan geldi....yargılıyorum belki bir parça, evet, ama asıl "nasıl yani?" sorusunun yüzümde bıraktığı saçma sapan şekille uğraşıyorum... :)


yok bu sorunun bir cevabı değil mi?
nasıl yani?


***



yıllaaaaaar sonra ilk kez bir yere gidince kekik kokusuyla yıkandım yeniden, günbatımını izlemeye gittiğimiz tepesinden Bozcaada'da...hayatımda böyle bir şeyi bir de çocukluğumda yaşardım ben..Çamlıca tepelerinde koştururken, piknik yaparken, ağaçlara tırmanırken, dolaşırken hep üstümüzde başımıza envai çeşit bitkinin muhteşem kokuları sinerdi sanki, en belirgini ise dağ kekiğiydi, misler gibi...aynı çocukluğum gibi işte...tertemiz ve olduğu gibi...


Bozcaada'da kocaaaamaaan rüzgar güllerinin hemen dibindeki tepede gün batımını izlemek için toplanan bir sürü insandan dördü idik o akşam...elimizde adanın güzel üzümlerinden yapılmış Merlot-Kuntra kırmızı şarabı, Vasilaki üzümünden beyaz şarap, Ezine peyniri ve köy ekmeği ile...rüzgar güllerinin tüm güçleriyle, Bozcaada ve Geyikli için elektrik üretme çabalarına ve çıkardıkları o muazzam sese hayran kaldık güneş gözümüzün önünden ayrılıp, uykuya geçerken...

güneş gitti, tepeden herkes gitti...bi biz kaldık dört arkadaş ve üstümüzde sonsuzluğa uzanan yıldızlarla...büyük ayı'yı ve samanyolu'nu gördük nice zaman sonra :) hala oradalarmış, ne güzel değil mi? oysa İstanbul'un bol egzoslu havasında onlar hiç orada değilmiş gibi geçiyor günlerimiz...ne acı...ah zavallı İstanbul'um benim...bizle beraber sen de mutsuz yaşlanıyorsun değil mi? :(

daracık, eski Rum evlerini fotoğraflarken Sokrat'ın Evi'ni gördük :) "hahaha Sokrat burada mı yaşamış, yauv amma konforluymuş o zamanlar" geyikleri yaptık sevgilimizle aramızda... :) kimse anlamadı kıkırdaşmalarımızı ama biz birbirimizi anladık ya, ne mutlu bize, değil mi sevgili sevgilim? :) ben de karar verdim kapımızın kenarına "Kleopatra'nın Evi" diye yazdıracağım, tutar mı tutar ;))

çok güzel bir geziydi...
bu tatilde sevgili Stardust ve eşigiller :) ile de bol bol güldük...
teşekkürler a dostlaaarrr :)







şimdi sıra diğer doğaya dönüşümde, haftaya inşallah...

Ada gezisi fotoğraflarını yakında yayınlayacağım buralardan, sessiiiiiz sedasız, kekik kokularıyla ;)

son deyiş, herkes mutlaka bir kez Bozcaada'ya gitmeli, tüm İstanbul orayı mesken belleyip, kirletmeden...

Hiç yorum yok: