31 Mart 2011 Perşembe

bir vardı bir yoktu...







yıllar süren iç savaşlarım, kızgınlıklarım, çabalarım, kendimle hesaplaşmalarım, yer yer hayal kırıklıklarım, uykusuz gecelerim, isteklerim, hayallerim, gevezeliklerim...

hepsinin meyvesini bugün alıyorum.. bugün oksijensiz işimde ve ofisimde son günüm...

hep cesaretli insanlara imrenerek geçti yıllarım. ben çok garantici bir tipim. ama bir yerden sonra garanticiliğin sonu korkaklığa çıkıyor. bunu kabul etmek istemedim belki önceleri...korkaklıktan korktum yani... nasıl yani dedim, ben mi korkağım! kimseden korkmam ben! lafa gelince ooohooo gırla. deliliğimle övündüm hep, öfkeme, hazır cevap oluşuma, hızlı düşünmeme, çalışkanlığıma, inadıma güvendim. mutluyum ben, mutluluğumu bozanı asarım keserim diye nara attım..

sonra bi gün geldi...
mutluluğumu bozanın "BEN" olduğunu farkettim.
yıkıldım...


güneşe zıplamanın ilk basamağı; dibe çakılmak, kafayı-canı acıtmak...

işte bunlar yaşanırken beynimde, geçen seneden beri üzerimde esen değişim rüzgarları beni bugünlere getirdi. akıllı ve özgür olmakla, kapanda deli cesareti göstermek arasında bir fark var, öğrendim. önce ilişkilerimle ilgili adımlar attım. arkadaş dediğim ama ruhumu emen bazılarını hayatımdan çıkardım, bazılarıyla anı geçirdim hoş, geriye kalanlar ise ömrümüz oldukça benimle yaşlanacaklar, isteklerimi veya şikayetlerimi içimde tutmamaya başladım (anladım ki, kimseyi kırmayayım diye bir şey yok. illa birileri kırılıyor. başkasını kırmamayayım diye, kendimi çok kırmışımdır mesela), gerçekten umurumda olan şeyleri "gerçekten" umursamayı öğrendim, parlamadan önce son bir nefes almayı (dersler devam ediyor:), daha çok ve daha açık iletişim kurmayı, çözüm odaklı olurken daha çok pozitif olmayı, birazcık bencil olabilmeyi :), bardağın boş tarafından daha çok dolu tarafını da görmeyi, daha çok "seni seviyorum" demeyi, en önemlisi; öfkemi-kızgınlıklarımı-korkularımı bırakıvermeyi ve hayallerimin peşinden koşmayı...

korktukça hayatımızı küçültüyoruz aslında. en sonunda ufacık bir delikten bakarken buluyoruz kendimizi ve sonra bi de sızlanıyoruz "ben genişlikleri hakketmiyor muyum?" diye. e biz yarattık ya o ufacık deliği, orayı hiç düşünmüyoruz. kendimize toz kondurmuyoruz ya da sorumluluk almaktan kaçıp, kurban rolüne sığınıyoruz. "aslında ben istemiyorum da, o-bu şöle böle yaptıkları için, ben de böle davranıyorum", "aslında ben her gün ofise güler yüzle gelirim de, müdürüm beni sinir etmese, başkası bana yan gözle bakmasa, beni hep anlasa insanlar, benim içimdeki iyiliği güzelliği görseler, benimle ilgilenseler..." bıdı bıdı bıdı...

ooohoooo, dünyanın işi gücü yok, evrende aslında birer noktacık olan her birimizin kişisel kaprisleriyle uğraşacaktı böyle!

yukarıdaki tarzda şikayetlerim olmadı benim pek, genelde kendi doğru bildiğimi okumuşumdur ofiste, müdürümden/arkadaşlarımdan onay-takdir ya da beni sevmelerini beklememişimdir ama zaman zaman başka beklentilerim olmuştur. ne olursa olsun, kendi değer yargılarımızla yarattığımız beklentilerimiz, en sonunda hayal kırıklığı getiriyor. bir gün yine kendi penceremden bakarken enerjim düştü ve iyice yerlere indim en sonunda, o an çok güçlü farkettim ki; Tanrı bize akıl vermiş yahu. tamam, hep yanımızda ve bize hep yardım ediyor ama bizden de verdiği aklı kullanmamızı bekliyor. sen! diyor, yola çık ben sana yardım edeceğim. tek isteği var aslında, ne istediğimizi bilmemiz, kendimize dönmemiz, kendimizi, gücümüzü farketmemiz. hayatımızın dümeninizi elimize almamız. duygularımızın, ilişkilerimizin, işimizin, paramızın vs. sorumluluğunu almamız..

defne suman da buna benzer şu lafı yazmıştı kitabında; "Önce kendini bul, önce kendine yardım et, ancak ondan sonra belki diğerlerinin yoluna ışık tutabilirsin"

sevilmek için önce sev-e-bilmek, güven duyulabilmek için önce güven duy-a-bilmek, özgür bırakmak için önce özgür ol-a-bilmek, mutluluğun ne olduğunu anlamak ve kaybetmemek için önce mutsuzluğu yaş-a-yabilmek gerekiyor... bunları biz kendi kendimize başarabiliriz sadece. kimse dışarıdan bize yardım edemez ki!
attığımız her adım, aldığımız her nefeste tek başımızayız bu anlamda..

ve efenim, nihayet, hayatımın dümenini elime aldım.
bakalım şimdi ne olacak?
bazen rotayı kaybedebilir miyim? evet. ama o kayıp rota da benim... :)

hep birlikte izleyip göreceğiz :)

******
sevgili Umo aşağıdaki satırları kaleme almış benim için... ben de gittiğim yere beraberimde götüreceğim bu satırları. gönlüne sağlık Umo, seviyorum seni...

biliyorsun...

*




Gökçe'me...

bir vardı bir yoktu...kış geçmiş dereler coşar, ılık rüzgarlar eser olmuştu..
olduğu yere sığmayan bişi vardı..
gittikçe genişlemiş büyümüş ve olduğu yer dar gelir olmuştu..
bütün bir kış onu saran sarmalayan bu küçük yuvayı terketme zamanı idi...
ve işte ona sesleniyordu hayat...
şimdi güzelliklerini gösterme zamanı idi..
açtı kollarını rengarenk.. kocaman güneş vardı...
kısıp gözlerini selam verdi usul...
ufakça bi ürperdi..
bir vardı hiç yoktu..
uzun zamandır susmuştu..
şimdi kendi sesini merak ediyor ama korkuyordu..
çıkan sesin ne diyeceğini bilmiyordu..
o kadar uzun zaman mı kalmıştı kendiyle?
o kadar uzun zaman kalıp uzaklaş mıydı sesinden..
ne anlatırdı sahi kendiyleyken sesi ona?
hiç vardı o yoktu..
şimdi artık dedi sesini duyarak, ışıldama zamanı..
mışıl mışıl zamanı geçti..
mırıl mırıl öpüşme zamanı..
güneş güldü..
ışık vardı bulut yok..

5 yorum:

Kabuto dedi ki...

Senin adına çok seviniyorum. Zaman zaman gelecek ben de rotamı kaybetmek isteyeceğim. O zamanlar beraber kaybedelim mi? :)

biberli dedi ki...

canım, aşkım, sevgilim, eşim, ruhum!
biliyorum benim adıma ne çok sevindiğini. rotamızı beraber kaybedicez, beraber bulacağız. sensiz rotamı kaybetmeyi düşünemiyorum bile...
işte böyle, birlikte yaşlanacağız :)

seni çok seviyorum...

Kabuto dedi ki...

Lakin, seviyorum desem yeridir...

Wicked_Stardust dedi ki...

oh maşallah inşallah demek istiyorum ben de bu sevgi böcüklerine.

canım arkadaşım tekrar hayırlı ugurlu olsun. cok mutlu ol.

biberli dedi ki...

sağol wicked'im stardust'ım :)
hep birlikte inşallah...öperim